Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

notcelebrity.co.uk

TİYATRO

Yazılar

Sinemamızda daha çok kadın hikayesi anlatılmalı

GÜLER ÖKTEN 

Başarılı karakter oyuncusu Güler Ökten, 10 Mayıs’ta Ankara’da başlayacak olan 10. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü alacak. Festivalin basın danışmanı Şükran Yücel, Güler Ökten’le İstanbul’da görüştü.Başarılı karakter oyuncusu Güler Ökten, 10 Mayıs’ta Ankara’da başlayacak olan 10. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde Bilge Olgaç Başarı Ödülü’nü alacak. Festivalin basın danışmanı Şükran Yücel, Güler Ökten’le İstanbul’da görüştü. Uçan Süpürge Haber Merkezi17/04/2007

Babası Kani Kıpçak’ın yönetmen olması nedeniyle sinemayla küçük yaşta setlerde ve seslendirme stüdyolarında tanışan Güler Ökten, hep iyi filmlerde başarılı rollere imza attı. İki kez Altın Portakal’da en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazanan Güler Ökten, Ankara Film Festivali’nden aldığı bir ödülün yanı sıra Sinema Yazarları Derneği tarafından da iki kez en iyi yardımcı kadın oyuncu seçildi. Göz önünde olmayı sevmeyen mütevazı oyuncu, yönetmen eşi Zeki Ökten’le ve kedileriyle sakin ve sade bir yaşamı tercih ediyor. Sıkı bir film izleyicisi olan Güler Ökten’le İstanbul’da Küçük Sahne’de buluştuk.

Bu yıl iki ödül birden kazandınız. Özellikle Bilge Ortaç ödülü hakkındaki duygularınızı öğrenebilir miyiz?

Tabii çok mutlu oldum. Uçan Süpürge’yi yıllardır izliyordum ve içinde olmak, bir biçimde katkıda bulunmak istiyordum. Bilge Olgaç adına konan bir ödülü almak beni özellikle çok sevindirdi. Onunla birlikte çalıştığım için bu ödülün özel bir anlamı var benim için. Kadın Filmleri Festivali olması da ayrı bir önem taşıyor. 

Bir kadın yönetmenle çalışmanın farkı oluyor mu?

Elbette, çok farklı. Bilge Olgaç’la çalışmak çok keyifliydi. İlk kadın yönetmenimdi. Nasıl keyifli bir çalışmaydı anlatamam. Gerçi kadın-erkek fark etmez, ikisi de çok duyarlı olması gerekir diyebilirler ama o yıllarda çevre düzenine duyarlılık, oyuncunun oyununa duyarlılık bu kadar gelişmemişti ve ben ilk defa Gülüşan filminde, Bilge’de yaşadım bunları. Çok alçakgönüllüydü ve bize kadınca bir duyarlıkla yaklaşımı hepimizi çok mutlu etti. İki ay İznik’te kaldık. O güne kadar yönetmenler bize sadece senaryoyu verirlerdi. Bilge role bütün ruhumuzla hazırlanmamız için bizi hikayenin içine katardı. Biz sette o kadar büyük tat aldık ki, o tat bizden izleyiciye geçti. Bilge’yle bir daha çalışamadan onu kaybettiğimiz için hep çok üzülürüm.

Sinemayla çok küçük yaşta tanışmışsınız. 6 yaşındayken ilk kez babanızın filminde oynamışsınız.

Onun öncesini de hatırlıyorum. O yıllarda dublaj yapılacak filmlere önceden diyalog yazılırdı. Babam 3 yaşımdan itibaren beni stüdyoya götürdü. Benim bu olağanüstü sinema sevgim o yıllara dayanıyor. İlk kez Viveca Lindfors’un oynadığı Singoalla adlı filmi izlemiş ve sinemanın büyüsüne kapılmıştım. Babam film çekerken, evdeki bütün eşyalar sete taşınırdı. Ben de annem eşyaları götürürken, onunla birlikte sete giderdim. 6 yaşımdayken babamın “Ölünceye Kadar Seninim” (1949) adlı filminde oynadım. Nevin Akkaya, Gülistan Güzey ve Galatasaraylı futbolcu Bülent Eken oynuyordu. Ben o günden sonra Galatasaraylı oldum ve içime sinema kurdu düştü ama sonraki yıllarda babam beni engelledi, oyuncu olmamı istemedi.

Babanız sinema sektöründe olduğu halde, neden engelledi?

Biraz da benim kişiliğimi bildiği için istemedi. Bu meslekte daha yırtıcı ve hırslı olmak gerekiyor. Ben içe dönük bir çocuktum, hâlâ da öyleyim. Fen Fakültesinde fizik-matematik okurken, konservatuara girdim. Konservatuarın ilk senesini babamdan gizli annemin desteğiyle bitirdim ve Yıldız Kenter beni tiyatrosuna aldı. İlk oyunum Martı’ydı, Babama o zaman söylemek zorunda kaldım. 19 yaşındayken yaşlı kadını oynadım. O yıllarda sinema bölümleri olsaydı kesinlikle sinema okumak isterdim. Tiyatroyu da özlüyorum ama her zaman sinemayı tercih ettim.

Yeşilçam sinemasında karakter oyuncularının rolleri çok da derinlikli değildi. Bugün karakter oyunculuğu daha fazla önem kazandı. Hatta karakter oyuncuları starlaştı diyebilir miyiz?

Bugün iyi oyuncularla çalışmanın önemi daha fazla anlaşıldı galiba. O kadar yetenekli genç meslektaşlarım var ki, onları izledikçe çok heyecanlanıyorum. Starlar eskiden genellikle eğitimsiz oluyordu ve sinema yaparken eğitiliyorlardı. Deney tabii çok önemli ama şimdi eğitimli gelen oyuncular diğerlerinden 5-6 metre önden başlıyorlar. Sinema, tiyatro ve televizyon dizileri kolektif bir iş. Tek başına başrol oyuncusunun götürebileceği bir iş değil. Her şey birbirini etkiliyor. Artık karakter rollerinin de çok önemli olduğunun farkındalar.

Türk sinemasında karakter rolleri için derinlikli ve farklı roller yazılıyor mu sizce?

Hâlâ inanmıyorum karakter rollerinin yeterince derinlikli yazıldığına. Türk sinemasının en önemli eksiği senaryo. Senaryo çok iyi yazılmayınca, karakterler yeterince derinlikli olmuyor. Ben fizik ve matematik okuduğum için biliyorum; senaryo matematik işi. O matematiği iyi bilmezsen ve üstüne de felsefe eklemezsen, yer yer çok iyi ama bütünü tam olmamış senaryolar çıkıyor ortaya. Bunu çok düşündüm, niye olmuyor diye. Her şey var çünkü, oyunculuk artık mükemmel olmuş. Hiçbir senaryoya tam olmuş diyemiyorum. Bir tarafında ya eksik ya fazla oluyor. Matematik sizin oyunculuğunuz için de önemli sanırım.Evet, ben hayata hep bilimsel olarak bakmaya çalıştım. Oyunculuğumu da öyle kurdum. Kız Lisesi’nde bir matematik hocamız vardı. Bize, “Hanımlar, bu üçgenleri, açıları tencereye koyup kaynatmak için öğrenmiyorsunuz. Bunu hayata doğru bakmak için öğreniyorsunuz” derdi. Matematik ve felsefe hayata doğru bakmamız için ilk pencere bence.Bir eleştirmen sizin için, “Filmin en ölçülü, en dengeli ve en inandırıcı performansı. Keşke kendisine daha fazla olanak sunulsaymış” diye yazmış. Bence sizin oyunculuğunuzu çok iyi tanımlamış. “Keşke bana daha fazla olanak sunulsaydı” diye düşündüğünüz oluyor  mu?Tabii, isterdim. Ama ben sadece mesleği için yaşayanlardan değilim. Benim için ailem de çok önemli. Mesleğimi çok seviyorum ama ailem hep önce geldi. Ben bu meslekte çok mutlu oldum. Yalnız bizde değil, dünya sineması da böyle. Fazla güzel olmayan kadınlara çok şans tanımıyorlar. Benim sinemaya girdiğim yıllarda çok güzel starlar vardı. Sinema biraz da şans işidir. Doğru zamanda, doğru yerde olmaktır. Ben gene de kendimi çok şanslı görüyorum. Hep çok iyi yönetmenlerle, iyi oyuncularla çalıştım. Doğru filmlerde oynadım.

 Bu iyi yönetmenlerden biri de eşiniz Zeki Ökten olmalı. Nasıl tanıştınız?

Pembe Kadın’ın çekimlerinde tanıştık. Zeki o filmde Atıf abinin (Yılmaz) asistanıydı. Ölüm Tarlası’nda (1966) flört etmeye başladık. O zaman ben Kent Oyuncuları’nda oynuyordum aynı zamanda. Turneler yüzünden iki kez nikah tarihimi ertelemek zorunda kaldım.

“Keşke kamera arkasına da geçseydim”

Günümüz Türk sinemasında kimlerle çalışmak istersiniz?

Hepsiyle çalışmak isterim. Ferzan Özpetek’le Harem-Suare’de çalışmaktan büyük keyif aldım. Hiç bitmesin istedim. Çağan Irmak’ı çok seviyorum. Genç yönetmenlerin hepsi çok iyi, hepsinin bir derdi var, anlatmak istedikleri bir şey var. Ben öğrenci filmlerinde de gidip oynuyorum. Mesela bu yıl Sinema-Televizyon Meslek Lisesi’nde okuyan iki genç öğrencinin filminde oynadım. O kadar ciddi çalışıyorlardı ve ne anlatacaklarını o kadar iyi biliyorlardı ki, hayran oldum. Sinemaya ne kadar çok insan gelirse o kadar yeni dünyalar izleyeceğiz.
Sizi bundan sonra da izleyeceğiz filmlerde, değil mi?

Ben ölünceye kadar, sağlığım elverdiğince oynamaya devam edeceğim ama ne yazık ki, sinemamızda kadın hikayeleri ve incelikli kadın karakterler pek yazılmıyor. Atıf abiden sonra hiç kadın filmi çekilmedi gibi. Hep erkekler, erkek hikayelerini anlatıyor. Onlar da olsun ama kadınların hikayeleri de anlatılsın. Şimdiki aklım olsaydı ben de kameranın arkasına geçerdim.

Ünlü bir yönetmenin eşi olmanın mesleğinize olumlu mu, olumsuz mu etkisi oldu?

Ben her zaman haddini bilen bir oyuncu oldum. Zeki’nin filmlerinde hep küçük rollerde oynadım. Benim oynayabileceğim roller de vardı ama bir rolü bana teklif etmediği için hiç alınmadım, kırılmadım. Yönetmenin dünyasını iyi tanıyorum çünkü. Onlar görsel olarak anlattıkları için hikayeyi, seni görsel olarak bir yere koyuyorlar veya koyamıyorlar. Geçenlerde Ali Poyrazoğlu bana çok esprili bir şey söyledi: “Yönetmenin yatak odasından geçip de tek şöhret olmayan kadın sensin” dedi.

(SY/SD)(15 Nisan 2007 tarihli Cumhuriyet Pazar’da yayınlanmıştır)

oyun tiyatrosu hakkında

oyun atolyesi hakkında oyun atolyesi hakkında2 oyun atolyesi hakkında

oyun atölyesi Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer tarafından Mart 1999 yılında kuruldu.

Daha önce kurucularından oldukları Tiyatro Stüdyosu'nda tiyatro faaliyetlerini sürdüren Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer Tiyatro Stüdyosu çatısı altında; Aldatma(Harold Pinter), Kan Kardeşleri (Willy Russel), Derin Bir Soluk Al (orj. Adı Gasping-Ben Elton), Çöplük (Turgay Nar), Histeri (Terry Johnson), Balkon (Jean Genet) oyunlarında başrolleri oynadılar.
 

oyun atölyesi ilk oyunu olarak Steven Berkoff'un Dolu Düşün Boş Konuş (Kvetch) adlı oyununu seçti. 6 Ekim 1999 tarihinde Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde oynanmaya başlanan oyun İstanbul ve Anadolu'da 163 kez oynandı. Türkiye'de ilk kez oynanan oyunda Zuhal Olcay oynadığı Donna rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri "En İyi Komedi Kadın Oyuncusu", Avni Dilligil Tiyatro Ödüllerinde de "En İyi Kadın Oyuncu" ödüllerini kazandı.

oyun atölyesi inşası öncesi

oyun atölyesi ikinci sezonuna iki yapımla başladı. İlki Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer'in rollerini paylaştıkları Tom Kempinski'nin Ayrılış (Seperation) adlı oyunu. ikincisi de Kemal Aydoğan'ın yazıp yönettiği  Son Gülen İyi Gülermiş adlı çocuk oyunu.


Tiyatro salonu neden yapmalı?

“biz kahraman değiliz”
Bir gün evde (ya da herhangi bir yerde) oturmuşsunuz (ya da yatıyorsunuz, ayaktasınız) güneş yok, havada garip bir sıkıntı var ve içiniz sıkılıyor diye tiyatro salonu yapmaya kalkışmazsınız herhalde.

Can sıkıntısı değilse ne?
Yine bir gün, bir yerdesiniz... havalar hiç de can sıkıcı gibi değil... güneş var... hatta diyelim ki Moda burnundasınız... Aklınıza birden elma düştü ve para kazanmanın yolunu keşfettiniz... “Moda’da tiyatro açarım ve çok zengin olurum”. Herhalde değildir değil mi?

Para kazanma hırsı değilse ne?
Bir ülkedesiniz, oranın vatandaşısınız. Tiyatro diye de bir sanat var, ikibin yıldır. Ama vatandaşı olduğunuz ülkede tiyatro yokmuş, sanki hiç olmamış gibi davranılıyor. Var olan tiyatrolar kapanıyor. Ve sizin canınız acıyor; güneş altında, yağmurda, hava açık ya da kapalı her durumda.

Girişmez misiniz hemen tiyatro yapmaya?

Tiyatro salonu için para harcadık. Yoktan bir şeyi “var” ettik. Kim? Biz, bireyler. Yapılabilirmiş, yaptık. Biz bireyler yapabiliyorsak, kamu kurumları ve  özel firmalar sıkıntıya girmeden yapabilirler. Yapmalılar. Neden yapmıyorlar?

Depremden, yangından, su baskınından korktuğumuz kadar kültürsüzleşmeden korkmuyor muyuz ne?

Korkmamız gerekir. Ürkmemiz hatta.

Biz kahraman değiliz, korkuyoruz.
 

Tiyatro salonu nasıl yapmalı?

“biz budala değiliz

Tiyatro Salonu yapmayı aklından geçirmişlere, geçireceklere kıssadan hisse öğütler;

Tiyatro yapılacak bir arsa mı gördünüz?

Aman ha, hemen arkanızı dönüp hayal mahallini terk edin!

İçinizde bir ses var ve ayak mı diretiyor?

Uymayın ona!

Ses hala sizi bırakmıyor ve çağırıyor mu? Hem de çığlık atıyor isteğiniz?

İyi öyleyse, kulak verin ve dinleyin iyice...

Öncelikle tiyatro yapılacak arsanın bulunduğu ülkenin dünyanın neresine düştüğünü öğrenin. Pusula, harita, atlas gibi yön gösterecek bir aracınız yoksa yüzünüzü aydınlığa çevirin. İçinizdeki ışığın size yön vereceğini düşünüyorsanız yetmez. O ülkenin anatomisini iyice inceleyin.

Ne mi yapacaksınız?
Örneğin kendine ait para birimi var mı, bir bakın. Kültüre ayrılan bütçesine, okuryazar oranına, tiyatro salonu sayısı, tiyatro seyretme alışkanlığı olan insanların genel nüfusa göre oranına bakın. Örneğin kültüre ayrılan bütçe genel bütçenin binde üçüyse, tam donanıma sahip tiyatro salonu bir elin parmaklarıyla sayılacak azlıktaysa, tiyatro seyreden insan sayısı nüfusun onbinde biriyse daha fazla diretmeyin;

Hemen terk edin. Etmiyor musunuz? Peki inat da bir murattır!

Diyelim inadınızdan vazgeçmediniz, salonu yapacaksınız. Sakın, sözde “sanata düşkün”, kültür işleriyle uğraşan kişi, kurum, kuruluş, firma, mevki, merci vb.nin heyecansızlığına yenik düşmeyin. Destek beklemeyin. Gönül alıcı bir söze mi gereksinme duydunuz, gözlerinizdeki ışığı yakın. Çünkü bir “fast food” dükkanının açılışı o mevki ve mercileri çok daha fazla heyecanlandıracaktır.

Israrlı mısınız hâlâ?
Gözünüzü kararttınız ve bir parça ışık için atıldınız ateşe. Aman ha dikkat, yanabilirsiniz. Çünkü yeni bir cepheyle karşı karşıyasınız.
“apartmanın da elektrik panosu çok eskidi, değiştirir misiniz”
“biz oraya yirmi yıldır girmiyoruz, eh biraz pis kokuyor tabi, orayı da bir temizletir misiniz”,
“bizim balkondaki çamaşır ipi kopmuş, birini gönderin de değiştirsin” “balkonumu uzatmak istiyorum. Hazır sizde de malzeme var sevabına bir hallettirin.”
“Logarımız çökmüş, tuvaletler tıkanıyor, bunu da yaptırın”, cephesi...

İstekler, istekler, istekler...

Ama asıl ürküntü verici cümle henüz kurulmamış olandır.

“yoksa şikayet ederim”

30 yıldır evine, bahçesine, apartmanına, yoluna yani bilcümle çevresine karşı kaldığı kayıtsızlık sizin varlığınız üzerinden giderilmeye çalışılacaktır.
Şikayet ederler,
telefonunuza çıkmazlar,
on dakikalık görüşmelerle başlarından savarlar,
fonları yoktur,
kredileri yoktur,
o yıl tiyatro yapımına para ayıramamışlardır,
genel müdürleri yurt dışındadır,
bu yıl kriz olduğu için harcamaları kısmışlardır,
alınterinizle kazandığınız paralarınızı ödemezler, çekleri karşılıksız çıkar,

falan falan...

Tiyatro dükkân, ticarethane değildir...
Herhangi bir “dükkân” ile farkını, bir “ticarethane” olmadığını ısrarla anlatmalısınız, çünkü Kâr ile rant ile avanta ile ciro ile repo ile borsa ile aklını bozmuş insanımıza başka türlü yaklaşımların, düşüncelerin, düşlerin olabileceğine ikna etmelisiniz. Gerçi ne kadar anlatırsanız anlatın başta anlamayacaklardır. Ancak otuz yıllık harabeyi yaşanabilir bir ortam haline getirdiğinizde size ikna olacaklardır. Çünkü ürettiğiniz ışıltının aynasından kendilerine, harabelerine bakacak çok zamanları olacaktır.
 

Tüm bunlardan sonra hala bir tiyatro salonu yapmak ister miydiniz?

Biz budala değiliz, düşlerimiz var!
Hepimiz için bir tiyatro salonu yaptık


Şimdi koltuğunuza oturun, yaslanın hafifçe arkanıza ve... perde...

İyi seyirler.

TÜRKÇEMİZE SAHİP ÇIKALIM